2 dk okuma
Fotoğraf: Martin Falbisoner, Wikimedia Commons, CC BY-SA 4.0
Bir Yunan kolonisi olarak kurulan şehir, Roma'nın, Bizans'ın ve Osmanlı'nın başkenti oldu. İstanbul'un hikâyesi, suya bakan bir burnun yaklaşık üç bin yıllık hikâyesi.
İstanbul'un hikâyesi, bugün Sarayburnu dediğimiz noktada kurulan küçük bir Yunan kolonisiyle başlar. Byzantion adı verilen bu yerleşim, Boğaz'ın girişini ve Haliç'in korunaklı limanını kontrol eden konumu sayesinde kısa sürede önemli bir ticaret durağına dönüştü. Şehrin kaderini belirleyen şey o günden bu yana hep aynı kaldı: iki denizi ve iki kıtayı birbirine bağlayan coğrafyası.
330 yılında Roma İmparatoru Konstantin şehri imparatorluğun yeni başkenti yaptı; şehir Konstantinopolis adıyla anılmaya başladı. Batı Roma'nın çöküşünden sonra bin yıl boyunca Doğu Roma, yani Bizans İmparatorluğu'nun merkezi olarak kaldı. Ayasofya, Hipodrom, Yerebatan Sarnıcı ve kara surları bu dönemin bugüne ulaşan en büyük yapılarıdır.
1453'te Fatih Sultan Mehmed şehri fethetti ve İstanbul Osmanlı İmparatorluğu'nun başkenti oldu. Fetihten sonra şehir yeniden iskân edildi; Topkapı Sarayı, Kapalıçarşı ve sonraki yüzyıllarda Mimar Sinan'ın camileri, Tarihi Yarımada'nın silüetini bugünkü hâline getirdi. Galata ise Ceneviz döneminden kalan kimliğiyle ticaretin ve yabancı toplulukların semti olmayı sürdürdü.
19. yüzyılda şehir Haliç'in iki yakasında farklı yönlere büyüdü. Pera, yani bugünkü Beyoğlu, elçilikleri, pasajları ve Avrupai yaşamıyla modern İstanbul'un vitrinine dönüştü; saray ise Boğaz kıyısındaki Dolmabahçe'ye taşındı. Cumhuriyet'in ilanıyla başkent Ankara'ya geçse de İstanbul, ülkenin en kalabalık şehri ve ekonomik merkezi olarak kaldı.
Bugün İstanbul'u gezerken bu katmanları ayırt etmek bir oyuna dönüşür: bir Bizans sarnıcının üstünde Osmanlı hanı, bir Ceneviz kulesinin yanında Cumhuriyet döneminden bir apartman. Galata Köprüsü'nden oltalarını sarkıtan balıkçılara bakarken, aynı suyun üç imparatorluğa başkentlik ettiğini hatırlamak şehri başka bir gözle görmenizi sağlar.